All Posts - Kemalistler -->

Diyanet'ten hayat pahalılığına karşı fetva: ‘Fiyatları tayin eden Allah’tır’

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konulardaki en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu, telefonla ya da internet üzerinden sorulan soruları yanıtlayarak fetva veriyor.



 Bazı konularda seçilen sorular ve fetvalar ise internet sitesinde konu başlıklarına göre sürekli şekilde yayımlanıyor. 

Bu fetvalar, ülke gündeminde yer tutan bir konuyla ilgiliyse kimi zaman da kurulun sosyal medya hesaplarında paylaşılıyor. 

Yüksek fiyat artışlarının tartışıldığı süreçte kurulun sosyal medya hesabından 20 Temmuz’da paylaşılan bir fetva ise dikkat çekti. 

 Cumhuriyet Gazetesi’nden Sefa Uyar’ın haberine göre, “Ticarette kâr haddi var mı?” sorusu üzerine verilen fetvada, “İslam dininin, alım satım akitlerinde kesin bir kâr haddi koymadığı, bunu piyasa şartlarına bıraktığı” belirtildi. Ancak fetvada yer verilen bir hadis dikkat çekti. 

İlgili kısım ve hadis şöyle: 

 “Konuyla ilgili olarak Allah resulü, fiyatlar artmaya başladığında kendisinden bu duruma müdahale etmesi istendiğinde şöyle buyurmuştur, ‘Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden herhangi birinin malına ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle o kimsenin hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.’”

 "YETKİSİ VAR" 

 Öte yandan fetvada, piyasada suiistimaller olduğu, karaborsacıların devreye girerek halkı mağdur ettikleri, özellikle halkın zaruri ihtiyaçları sayılabilecek mallarda aşırı fiyat artışları yaşandığı durumlarda, kamu otoritesinin fiyatlara müdahale etme yetkisinin olduğu vurgulandı. Odatv.com

Türk bayrağını indirip AKP afişi astılar

Kahramanmaraş'ta AKP'liler tarafından yapılan büyük bir skandal kameralara yansıdı.Kahramanmaraş'ta bir grup AKP'liler direklerde asılı olan "Türk Bayraklarını" söküp yerine AKP afişi astı. Bu skandal görüntüler bir vatandaşın cep telefonu kamerasına yansıdı.


 Kahramanmaraş'ta bir grup AKP'linin direklerde asılı olan Türk bayrağını söküp yerine AKP afişi astığı fark edildi. Görüntüleri bir vatandaş cep telefonu kamerasıyla çekerken, CHP Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç da videoyu, "Bu kadar yapmayın artık" notuyla paylaştı.

 Oda Tv'de yer alan habere göre, Kahramanmaraş Öğretmenevi önünde çekildiği ifade edilen görüntülerde, 2 kişinin asılı olan Türk bayrağını indirip, yerine AKP aday tanıtım afişini astıkları görülüyor.



Yüz milyonlarca liralık israfın karesi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2008’de eski başkan Kadir Topbaş döneminde Hollanda’dan alınan 50 otobüsün hurda görüntüleri ortaya çıktı.

İBB metrobüs projesinin ardından, bu hatta hizmet verecek otobüs arayışına girdi. Dönemin İBB Başkanı Kadir Topbaş, tüm itirazlara ve uyarılara rağmen, Hollandalı Advanced Public Trasport Systems (APTS) adlı firmadan Phileas marka, 50 körüklü otobüs alınmasına karar verdi. Otobüslerin tanesi 1 milyon 307 bin 950 Euro’ya, muadillerinijn yaklaşık dört katı fiyata satın alındı. Otobüsler, İstanbul yollarının fiziki koşullarına uyum sağlayamadı. Teknik sorunları ve imalat hataları da olan otobüsler bir yıl sonra arızalanmaya başladı. Kısa sürede araçlar kullanılamaz hale geldi. Aydınlık’tan Irmak Mete’nin edindiği bilgilere göre, araçların sadece dörtte biri çalışır durumda. Ancak seyir halindeyken sık sık arızalandıkları ve yolda kaldıkları için hizmete çıkartılmıyorlar.

  ‘İÇLERİNDE OT BİTİYOR’


Aydınlık’a bilgi veren bir İETT çalışanı şunları anlatıyor: “Bu araçlar ilk geldiğinde ciddi fabrikasyon hataları olduğunu farkettik. Mesela kablo bağlantısı yağmuru almayacak şekilde olması gerekirken ters monte edilmiş. Yedek parçaları da pahalı. Sürekli arıza yaptılar. Bugün bir kısmı çalışıyor ama hiçbir şoför bunları kullanmak istemiyor. Yolda kalıyor. Şu anda garajda bekliyorlar. Yedek parça temini için kullanılıyorlar. Kaportaları dökülmüş, kabloları dışarda, hatta bir aracın içinde ot bittiğini gördüm. Milyonlarca avroya alındılar, hepsi çöp oldu.”


TOPBAŞ BERAAT ETMİŞTİ

İBB’nin CHP’li üyesi Hakkı Sağlam, eski İBB Başkanı Kadir Topbaş hakkında “görevi kötüye kullanmak” suçlamasıyla şikayetçi olmuştu. Topbaş açılan davada 2014’te savunma yapmış, topu İETT’ye atmış ve ihaleyle ilgisi olmadığını savunmuştu. Mahkeme, Topbaş’ın beraatine karar vermişti. Odatv.com

O görüntülerden sonra Facebook ve Youtube'a dava

Fransız Müslüman Konseyi  (The French Council of the Muslim Faith / CFCM), Yeni Zelanda’da iki camiye yönelik düzenlenen saldırıyı canlı yayınladıkları gerekçesiyle Facebook’u; bu görüntülerin yayınlanmasına izin verdiği gerekçesiyle de Youtube’u dava ettiğini duyurdu.



Fransız Müslüman Konseyi  (The French Council of the Muslim Faith / CFCM), Yeni Zelanda’da iki camiye yönelik düzenlenen saldırıyı canlı yayınladıkları gerekçesiyle Facebook’u; bu görüntülerin yayınlanmasına izin verdiği gerekçesiyle de Youtube’u dava ettiğini duyurdu.

Fransız Müslüman Konseyi, 15 Mart’ta Yeni Zelanda’ın Christchurch kentinde meydana gelen ve 51 Müslüman'ın katledildiği saldırıyla ilgili olarak, saldırı anının canlı yayınlandığı sosyal medya platformu Facebook’u dava ettiklerini duyurdu. Facebook’un "en fazla 200 kişinin canlı izlediğini" iddia ettiği videoyu 17 dakika sonra kaldırdığına yönelik açıklamasının gerçeği yansıtmadığını vurgulayan Konsey, Facebook’un yayını kaldırmasının 29 dakika sürdüğünü ve bu durumun, "insan haysiyetini zedelediğini ve çocuklara kötü örnek olduğunu" belirterek, Facebook’u dava ettiklerini duyurdu.


Konsey, günümüzde, görüntü paylaşımı ve canlı yayın hizmeti sağlayan Facebook, Youtube ve Twitter gibi internet sitelerinin, uygunsuz ve şiddet içerikli görüntüleri kaldıran otomatik sistemleri olmasına rağmen bu sistemlerin yetersiz kaldığını belirterek; saldırı videolarının platformlarında yayınlanmasına olanak sağlayan Youtube’u da dava ettiklerini duyurdu.

AB de yaz-kış saati uygulamasından vazgeçti

Avrupa Parlamentosu, yaz-kış saati uygulamasının sonlandırılması için sunulan teklifi kabul etti.

 Teklifte Avrupa Birliği üyesi ülkelerden 2021'den itibaren yaz ya da kış saat diliminden birini seçip değişiklik yapmadan o saat dilimi içinde kalması isteniyor.

 Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin yasama organı ancak aldığı kararlar tavsiye niteliği taşıyor, bağlayıcılığı bulunmuyor. Bu nedenle kararın üye ülkelerin hükümetleri tarafından da onaylanması gerekiyor.

 Ülkelerin uygulamaya devam etme seçeneği de bulunuyor ancak tüm üye ülkeler kararlarını 2020 yılının Nisan ayına kadar Avrupa Komisyonu'na bildirmek zorunda.

 Parlamenterler ve Avrupa Komisyonu üye ülkelerden, ekonomik karmaşayı en aza indirmek adına, birbirleriyle uyumlu seçimlerde bulunmalarını talep etti.

 BBC Türkçe’nin haberine göre AB yasaları uyarınca, 28 AB ülkesinin vatandaşları her Mart ayının son Pazar günü saatleri bir saat ileri alıyor. Kışın da saatler Ekim ayının son Pazar günü bir saat geriye çekiliyor. Yaz-kış saati uygulamasının kaldırılması teklifi, AB vatandaşlarının büyük bir bölümünün uygulamaya karşı olduğunun ortaya çıkması ardından Avrupa Komisyonu tarafından Parlamento'ya sunulmuştu. Ankete katılanların yüzde 84'ü uygulamanın kaldırılması yönünde görüş bildirmişti. Ankete katılan 4,6 milyon kişinin yüzde 70'inin Alman olduğu açıklanmıştı. Ancak Finlandiya'da da 70 binden fazla kişi imza toplayarak uygulamanın AB çapında kaldırılması talebinde bulunmuştu.


 2001'DEN BU YANA UYGULANIYOR

 Yaz-kış saati uygulaması AB'de 2001'den bu yana zorunlu bir uygulama. AB iç piyasasının daha düzenli çalışmasını ve enerji tüketimini azaltmayı amaçlıyor. AB içinde saat farkının az olmasının birlik içinde ticareti ve seyahatleri daha kolay hale getireceği savunuluyordu. Ayrıca yaz aylarında gün ışığından daha fazla faydalanarak yapay ışık tüketimini azaltmak hedefleniyordu. Ancak uygulama ile yapılan enerji tasarrufunun çok az miktarda olduğu ortaya çıktı. Ayrıca AB'nin en büyük ticaret ortaklarından Çin ve Rusya gibi ülkeler de yaz-kış saati uygulaması kullanmıyor. Ayrıca yapılan bilimsel araştırmalar saat değişiminin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ortaya koydu.

 Avrupa Parlamentosu'nun kararına göre üye ülkeler ya uygulamaya devam edecek ya da yaz ya da kış saatinden birini seçip yıl boyunca sabit tutacak. Yaz saatinde kalmak isteyen ülkeler saatlerini son kez 2021 yılının Mart ayında, kış saatinde kalmak isteyenler ise 2021 Ekim'de değiştirecek. Türkiye'de de Ekim 2017'de alınan kararla yaz-kış saati uygulaması kaldırılmıştı.

İYİ Parti'den CNN Türk ve Soylu'ya sert tepki!

Lütfü Türkkan, parti meclis üyeleri hakkında, Bakan Süleyman Soylu’nun CNN Türk’te yaptığı açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söyledi. CNN Türk’ün kendisine cevap hakkı tanımadığını ifade eden Türkkan, partililerin Soylu’yu mahkemeye verdiğini açıkladı. 



 Yanlış ve ters algı yaratmaya yönelik haber yaptığı gerekçesiyle, CNN İnternational üst düzey yönetimi tarafından soruşturma başlatılan CNN Türk’e habercilik etiği açısından başka tepkiler gelmeye devam ediyor. Yeniçağ'da yer alan habere göre; İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, partilerindeki bazı meclis üyelerine yönelik CNN Türk’te yaptığı haberlerin gerçeği yansıtmadığını ve bu nedenle kanal yöneticilerinden cevap hakkı istediğini belirtti.Bu talebe karşın, kendisine cevap hakkı imkânının tanınmadığını ifade eden Türkkan, sosyal medya hesabında konu ile ilgili olarak şu paylaşımı yaptı:

 “DEVLET CİDDİYETİNDEN YOKSUN BAKAN” 

 “İYİ Parti Meclis Üyesi adayları hakkında CNN Türk ekranlarında yapılan karalama kampanyasına dair cevap hakkımızı kullanmak üzere ısrarla aradım, bağlamadılar. Adli sicil kayıtlarında tek bir ibare dahi bulunmayan bu adaylarımız, devlet ciddiyetinden yoksun Bakanı mahkemeye verdiler.”

Aşısız çocukların kamusal alana çıkışı yasaklanacak

ABD’de New York’ta bir belediye, kızamık salgınının baş göstermesinin ardından aşılanmamış çocukların tüm kamusal alanlara girişini yasaklamanın yanı sıra olağan üstü hal ilan etmeye hazırlanıyor. 


 New York’a bağlı Rockland Belediyesi yöneticisi Ed Day, aşılanmamış çocukların kızamık, kabakulak ve kızamıkçık (MMR) aşısı alabilmesi için önümüzdeki gün gece yarısında başlayacak ve 30 gün boyunca uygulacak ilçe bazında olağanüstü hal ilan etmeyi planladıklarını açıkladı. Rockland halk sağlığı yetkilileri, ülkedeki aşı karşıtı hareketinin ve kızamık salgınlarının arasındaki bağlantıyı ettiklerini duyurdu.

 AŞIDAN ÖNCE YILDA 3-4 MİLYON VAKA GÖRÜLÜYORDU 

 Geçtiğimiz haftanın sonunda, ilçe yönetimi internet sitesine göre Manhattan'ın yaklaşık 50 kilometre kuzeyindeki Rockland'de 150'den fazla vaka doğrulandı. Veriler, bu vakaların yüzde 82'sinden fazlasının tek bir doz MMR aşısı almadığını ve en fazla vakanın yüzde 45 oranıyla 4-18 yaş arasındaki çocuklarda görüldüğünü gösterdi. Kızamığın çabuk bulaşan ve yaygınlaşan bir hastalık olduğu biliniyor. Kızamık aşısının ABD’de 1963 yılında yayılmasından önce, çoğu çocuk hastalığa yakalanıyordu. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nden gelen verilere göre, ABD'de her yıl yaklaşık 3 milyon ila 4 milyon hasta gözlemlenmekteydi.

 2000 YILINDA SONLANMIŞTI 

 2000 yılında ebeveynler çocuklarını aşılamaya başladıktan yaklaşık 40 yıl sonra ABD'de kızamığın ortadan kaldırıldığı ilan edildi. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri verileri, 2000'den 2018'e kadar, ABD'de yılda ortalama 140 kızamık vakası olduğunu göstermekte. 18 yıllık zaman dilimi içerisinde kaydedilen biri 2002'de, biri 2003'te ve biri de 2015'te olmak üzere üç ölüm vakası vardı. Ancak aşı karşıtlığı sebebiyle ülkede tekrar kızamık salgını yaşanmaya başladı.

Kaynak: Haber.sol.org.tr

KONDA Genel Müdürü seçim sonucu tahminini açıkladı: Denge değişecek

KONDA'nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır, 31 Mart yerel seçimine ilişkin tahminini açıkladı.



KONDA'nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır, 31 Mart seçimlerine ilişkin Medyascope TV’de açıklamalarda bulundu.
“Kararsız bir kitle var. Bir tanesi gerçekten kararsız olanlar ve onlar büyük ihtimalle seçime de gitmeyecek. Bir tanesi de halen gerçekten kararsız olanlar. Muhalefet blokunda sandığa gitmeyenler daha çok olurdu. Bu seçimler öncesinde ise muhalefet konsolide olmuş vaziyette ve heyecanlı" diyen Ağırdır, "Bunun nedeni, iktidar blokunun kullandığı dil. Bu seçimdeki çok muhtemel ki, iktidar bloku ile muhalefet bloku arasında, Türkiye genelinde yüzde 51’e yüzde 49 olan denge değişecek" ifadelerini kullandı.

KONDA SEÇİM ÖNCESİ GELENEKSEL ANKET SONUCUNU AÇIKLAMAMIŞTI

Bu yıl seçim öncesi geleneksel hale gelen anket sonuçlarını açıklamayan KONDA, konuya ilişkin şu açıklamayı yapmıştı:
Bilindiği gibi şirketimiz her seçim öncesi Perşembe günü seçime dair son araştırmanın bulgularını ve öngörülerini kamuoyu ile paylaşmakta, ilke olarak da diğer zamanlarda seçime dair hiçbir bulguyu açıklamamakta, seçimin sayısal sonuçlarına dair tartışmalara dahil olmamaktadır.

Önümüzdeki yerel seçimlerde siyasi tarihimizde ilk kez karşımıza çıkan farklı bir uygulama ve duruma tanıklık edeceğiz. Partiler yerel seçimlere dönük formel veya informel ittifaklar şeklinde seçime gireceklerdir. Kimi yerlerde iki parti arasında “tam ittifak” yapılmış şekilde, hem belediye başkanlığı hem de yerel meclisler için ortak aday ve listelerle seçime gidilecek; kimi yerlerde ise “yarım ittifak” yapılmış şekilde, belediye başkan adayı ortak ama yerel meclis listeleri farklı olarak seçime gidilecektir. Kimi yerlerde ise ittifak yoktur. Üstelik ittifaklar simetrik değildir. Yani bazı yerlerde bir ittifak varken karşısında ittifak yoktur. Bazı yerlerde örneğin HDP hiç aday çıkarmamışken, bazı yerlerde ise şimdiye kadar hiçbir araştırmada göze görünür oranda toplumsal destek bulgusu olmayan DSP’den seçim sonuçlarına etki edebilecek adaylar vardır. Bazı yerlerde ise yine şimdiye kadar araştırmalarda bahsi geçmeyen bağımsız adaylar vardır.
Birbirinden farklı bu rekabet durumları nedeniyle 31 Mart akşamı Yerel Seçim sonucu olarak herhangi bir partinin Türkiye genelindeki oyunu aritmetik olarak hesaplamak ve hakkında konuşmak KONDA açısından mümkün olamayacaktır.

Her bir seçim bölgesi için ayrı araştırmalar yapıp seçim sonucuna dair bulgulara erişmek teknik olarak mümkün olsa dahi bu büyüklük ve yaygınlıktaki araştırmalar için bir iş modelimiz bulunmamaktadır.

Haber Kaynak: haber.sol.org.tr

Demokrasi kahramanları Kılıçdaroğlu ve Akşener


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana bu denli kirli, bu denli çirkin, bu denli hadsiz, bu denli hukuksuz saldırı siyaset tarihimizde görülmedi.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarını dinledikçe, "Olmaz, bu kadar da olamaz" diye isyan ediyorum.

Erdoğan'ın miting meydanlarındaki, hırslı ve gergin yüz ifadesini görüyor musunuz?
Çok sert sözlerle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'e, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu'na hakaretler yağdırmasından utanıyorum.
Sevgi yok, barış yok, toplumu birleştirme hiç yok. Kavga var, toplumu ayrıştırma var, suçlama var, yargısız infaz var.
AKP'nin kaybettiğinin net fotoğrafıdır bu tablo
Cumhurbaşkanı görevi olan AKP Genel Başkanı Erdoğan miting alanlarına şöyle hitap ediyor İYİ Parti lideri Meral Akşener'e;
"Sözde hanımefendi…"
Ne demek sözde? Ne demek istediğini tahmin ediyorum ama yazmaya utanıyorum. Sokakta söylense kavga nedenidir.
Düzeltme yapmıyor, özür dilemiyor.
Yakışır mı bir erkeğe, bir siyasetçiye bir cumhurbaşkanına bu ifade?
Meral Akşener bu çirkin yakıştırmaya yanıt vermeyerek gerçek bir hanımefendi olduğunu ispat etti.
KEMAL KILIÇDAROĞLU
Kemal Kılıçdaroğlu'na gelince AKP tarafından neredeyse PKK'nın lideri ilan edilecek.
Bay Kemal'in yapılan saldırılara yanıt vermek yerine gerek CHP'nin gerek İYİ Partinin belediye başkan adaylarını tanıtmaya ağırlık vermesi ve millet ittifakını Akşener ile elele zirveye taşımasına Erdoğan müthiş kızıyor.
Kızdıkça da "Bay Kemal" diye hücum ediyor, CE HA PE diye ta 1930'lu 40'lı, 50'li yıllardan başlayarak eleştiriyor, suçluyor.
CHP'liler "Fethullah Gülen'le kolkola yürüdünüz" diye eleştirince "17-25 Aralık milat oldu. Öncesi ilişkimiz suç olamaz" diye savunmaya geçiyorlar.
CHP'nin tarihini suçlamak serbest, AKP'nin tarihini suçlamak hata oluyor.
Erdoğan, "CHP'nin Kandil adayları var. Yüksek Seçim Kurulunun çok farklı şekilde ele alması lazım" diyor.
Ben de soruyorum, O Yüksek Seçim Kurulu başkan ve üyelerinden çok memnun olduğunuz için görev süresi dolan 6 dolmayan 5 üyenin görevlerini 1 yıl AKP ve MHP uzatmadınız mı? Uzattınız.
Başka sorum yok.
Ama bir çift sözüm var.
Görüldü ki demokrasi kahramanları Kılıçdaroğlu ve Akşener bu seçim meydanlarının kazananıdır.
Kaybedenleri ise Erdoğan ve Bahçeli'dir.
ADALET BAKANI
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül Mansur Yavaş'la ilgili şu skandal açıklamayı yaptı:
"1 Nisan'dan sonra Sayın Yavaş seçilirse Ankara'da belediyeyi HDP yönetecektir."
Gül, bu sözü söylerken, "bakan" sıfatından yüzün kızarmadı mı, kayınpederin olan Kamu Baş denetçisi Şeref Malkoç'tan da utanmaz mısın?
İÇİŞLERİ BAKANI
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da şu skandal açıklamayı yaptı:
"Terör örgütü PKK ile halen iltisakı ve irtibatı bulunan 378 meclis üyesi adayı seçilmeleri halinde açığa alınacaklar."
"iltisakı ve irtibatı" var da kesinleşmiş yargı kararı var mı? Varsa görev sürelerini uzattığınız YSK üyeleri uyuyor mu?
Bu Meclis üyelerinin adaylıklarını kabul ederek YSK üyeleri demek suç işlediler, görevlerini ihmal ettiler ki ben de onlar hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuyorum.
Google'dan Süleyman Soylu Erdoğan'ı nasıl eleştirdi diye arayın ve dün nasıl eleştirdiğini görün.
Ve bu iki bakan milletvekili olarak seçilmiş değil Erdoğan tarafından atanmış kişilerdir.
Aşkın meyvesi Tank Palet Fabrikası oldu
"Şems'in Mevlana'ya aşkı gibi ben de Erdoğan'a aşığım" diyen Ethem Sancak'ın şu sözlerini de hatırlatayım:
"Siirt seçimleri vesilesiyle, Siirt'ten Başbakan çıksın diye; dürüstlüğünü, yiğitliğini gördüm, gördükçe de aşık oldum. Doğrusu solculuk dönemimde Mevlana ile Şems'in arasındaki aşka anlam veremiyordum. Tanıdıktan sonra gördüm ki,  böyle bir ilahi aşk iki erkek arasında olabiliyor."
Ethem Sancak adlı patronun Erdoğan'a aşkı devam ediyor hâlâ...
Ve Sancak'ın Tank Palet Fabrikasındaki ortağı Katar Ordusunun Genelkurmay Başkanı Ganim bin Şahin el-Ganim da Ankara'ya gelerek yetkilerle konuştu.
Tank Palet Fabrikasının anahtarını ve ortaklık belgesini aldı mı bilmiyorum. Ama fotoğrafı görünce Ethem Sancak ile benzerliği beni şaşırttı.



Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler, Tank Palet Fabrikasının ortağı Katar Ordusunun Genelkurmay Başkanı Ganim bin Şahin el-Ganim'i askeri törenle karşıladı. İkili Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından da kabul edildi.
Bu arada, Katar Ordusu ve BMC ortaklığına ihalesiz tahsis edilen Tank Palet Fabrikasının tüm işçileri muhteşem bir karara imza atarak, "sorumluluk alamayız" diye tayin istediler.
Hepsini ayakta alkışlıyorum.


Kaynak Yeniçağ: Demokrasi kahramanları Kılıçdaroğlu ve Akşener - Orhan UĞUROĞLU

"Adi"lere market kuyruğu!.. - Ahmet Takan


Dayatılan yeni rejimin pazarlanan algı malzemelerinden biri neydi?.. Bakanlar siyasetçi olmayacaktı.
Teknokrat ağırlıklı, kendi iş alanında çok uzman olacaktı. Milletvekillerinin siyasi baskıları altında kalmadan çok rahat çalışıp icraat yapacaklarından halkın sorunları ile daha yakından ilgileneceklerdi. Hatta bu algı daha iyi satın alınsın diye milletvekili, bakan olarak atanırsa istifa  şartı da getirildi. Yani, bakanların siyasetle falan işi gücü olmayıp sadece ve sadece hizmete yöneleceklerdi... Güya, günlük siyasetin dışında  bağımsız olacaklardı!..

24 Haziran seçimlerinden sonra aynı ekonominin uçtuğu gibi başkanlık kabinesinin bakanları da kanatlandı!.. O, bağımsız olacak diye millete pazarlanan bakanların hepsi 31 Mart seçimleri için sahaya dağıtıldı. Zat-ı muhteremler birer azılı AKP militanı kesiliverdi. Devlet imkanlarını parti hizmetinde fütursuzca  kullandıkları yetmiyormuş gibi kendilerinden olmayanlara karşı kullanılan kirli siyaset diline, tehdit ve şantajlara gönüllü ortak oluverdiler.  En son örneği olur mu bilemem!.. Tarım ve Orman Bakanı bekir pakdemirli Amasya Taşova'da, muhalefete yönelik  "Bu adilere sandıkta derslerini verecek misiniz?"  diyerek seçim mitingi yaptı. O kafa, millete "varlık kuyruğu" diye yutturulmaya çalışılan tanzim satışların proje ortağı... Çiftçisi, hayvancısı, köylüsü perişan olan bir milletin Tarım  Bakanı kendi insanına meydanlarda hakaret yağdırıyor... Onun mentalitesine göre; patlıcanı, domatesi, patatesi, soğanı  kilosu 10 liradan yiyenler eğer AKP'ye oy vermezlerse adidir!... Yurtdışından getirilen hastalıklı etlere dahi kasabın vitrininden bakanlar, evlerine  kıyma götüremeyenler bekir pakdemirli'nin hizmet ettiği partiye  oy vermezse daha da adidir!.. Hatta 50 milyon dolar bulunamayıp da  Katar ordusuna devredilen tank palet fabrikası gerçeğinin yaşandığı , çiftçinin Ziraat Bankası'ndan ilgisiz sektörlere milyon dolar kredi verildiği ülkemde AKP'ye oy vermezsek adioğlu adiyiz!.. Çocuklarımız işsizlikten kırılırken, KPSS'yi kazandıkları halde AKP'den "hamili kart yakinimdir" kartı getiremedikleri için  evde sırt üstü yatarken, mülakat sınavlarında "reis"in 5 önemli özelliğini bilemediklerinden elenirken, al yanaklı tosuncukların  önce belediye özel kalemlerine atanıp sonra da sınavsız  devlet memuru yapıldığı ülkemde, bekir pakdemir'linin  sadakatle hizmet ettiği partisine oy vermezsek şerefsizin ta kendisi hatta en önde gideniyiz!..

***

Bu nefret dili artık can sıkıcı olmaktan da öteye geçti. Türkiye'yi terk edip de başka ülkelere göçenlere kızardım ama neredeyse hak verecek hale geliyorum. Tüy dikiyorlar tüy!.. Şu hale bakın; Kendi milletine en aşağılık hakaretler eden bakan efendi ertesi gün çıkıyor özür dilemiyor yeni bir tezgah projesini utanmadan sıkılmadan kamuoyuna ilan ediyor. Neymiş efendim?.. Tanzim satışı 5  büyük market zinciri ile yaygınlaştıracaklarmış..."Artık tanzim satış noktaları haricinde zincir mağazalarada mal tedarikini Tarım Kredi Kooperatifleri vasıtasıyla yapmaya başlıyacaklar"mış... Peki, daha önce aklınız neredeydi?.. Eğer, gerçek maksadınız, ekonomik krizi örtmek değil de pahallılığı dizginlemekse bu uygulamayı baştan yapmak çok mu zordu?.. Kazın ayağı öyle değil!.. Daha önceki bir yazımda, seçim tezgahı olarak hazırlanan tanzim satış projesinin hazineden yani senin benim paramla sübvanse edildiğini ve ayrılan kaynağın da kurumak üzere olduğunu kaleme almıştım. Konuyu yakından izleyen tüm uzmanlar da uygulamanın sürdürülebilir olmadığını, 31 Mart'tan sonra tanzim satışların kepenk kapatacağını haykırıyorlardı. Anlayacağınız, milletine "adi" diyen bakan bekir pakdemirli tanzim satışların kapatılmasına yönelik yumuşak geçiş formülünü açıkladı. Adi olmakla suçladığı milletini bir kez daha keriz konumuna sokuverdi!.. Tanzim satış oyununu sesini duyurabildiği ölçüde anlatmaya çalışan.

Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, YENİÇAĞ'a tepkisini şöyle dile getirdi:
"Tanzim satışlar fiyaskoyla sonuçlanacak zaten söyledik bunu. Sürdürülebilirliği yok. 31 Mart'tan sonra tanzim satışlar biter, kalmaz. Marketlerden, manavlardan satış yapılacak. Büyük ihtimalle fiyatlar yükselecektir. Ekim alanları büyük ölçüde daralışta, üretici yeterli derecede desteklenmezse, üretici sebzeyi ekmezse, arz talep dengesine göre fiyatlar yükselecektir. Bakın Mart'ın sonuna gelindi. 30 gün sonra yeni patatesler çıkıyor. Bu patateslerin maliyeti 4 lira. Bir kilo patatesin maliyeti 4 lira. Üretici bunu ancak 4 buçuk liraya, 5 liraya satarsa kâr edebilir. Bu ithalat 2 lira ile olursa bunun çözülmesi mümkün değil. Yeni patates üreticilerine darbe vuruyorsunuz. 2 liraya dışarıdan 200 bin ton patates ithali izni verildi. Bunları getirteceksiniz, üreticinin elindeki patatesi zor duruma sokacaksınız. Satamayacaklar, düşük fiyata mahkum edeceksiniz. 4 liraya mal ettiğini 2 liraya, 2 buçuk liraya mı satsın? Bunun sürdürülebilirliği yok. Soğan da böyle. Tarım politikaları yok ortada maalesef. Bakandan bakana değişen politika izleniyor. Her gelen bakan daha önceki bakanın politikalarını beğenmeyip yeni bir politikaya geçiyor."

Hazır olun "adi"ler!..31 Mart'tan sonra aşırı pahallığının tek sorumlusu dış güçlerin piyonu marketler olacak!.. Hep beraber, "kahrol düşman market, al sana bomba!" yapacağız!..


Kaynak Yeniçağ: "Adi"lere market kuyruğu!.. - Ahmet TAKAN

Doğu Perinçek: HDP varsa biz yokuz

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e CHP’yle ittifak yapıp yapmayacağı soruldu. Perinçek, ‘HDP’yle yan yana gelen hiçbir partiyle ittifak yapmayız’ dedi

Vatan Partisi Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı adayı Doğu Perinçek, Bursa’da düzenlenen 16. Tüyap Kitap Fuarı’nda okuyucularla buluştu, kitaplarını imzaladı. Daha sonra Plaza 16’da düzenlenen panelde konuşan Perinçek dinleyicilerden gelen soruları yanıtladı.

Panele ADD Bursa Şube Başkan Yardımcısı Yunus Temiz ve yönetim kurulu üyeleri ile Bursa Kırım Tatar Türkleri Başkan Yardımcısı Selahattin Sungur, BALGÖÇ Başkan Yardımcısı Günaydın İzmir, CHP’nin STK’lardan sorumlu Başkan Yardımcısı Gülver Deniz, Karacabey Danişment Köy Muhtarı Necmettin Zarif de katıldı. Konuşmasında olağanüstü bir döneme girdiğimizi belirten Perinçek, “Bunu görmek, saptamak her şeyin başı. Bağımsız, birleşik, üreten, Atatürk Türkiye’sinin kurucuları olacağız. Böyle bir dönemin eşiğindeyiz” dedi.

2014 öncesi ve sonrasını karşılaştıran Perinçek şunları söyledi: “Fetullahçı Terör Örgütü ile Türkiye yi yöneten bir yönetim vardı. Şimdi ise ona karşı savaşan bir yönetim var. FETÖ hükümetteydi, şimdiyse hapiste. 2014 öncesi AKP, PKK ile sevişip koklaşıyor, İmralı’da beraber anayasa yapıp, Oslo da görüşülüyor, PKK’ya oterite alanları açılıyordu.

Şimdi ise TSK, Diyarbakır’da, Afrin’de, PKK’yı PYD’yi Amerika’nın üzerimize sürdüğü bütün stratejik piyonlarını eziyor. Hendeklere tünellere gömüyor. Türkiye; Amerikan-İsrail koridorunu yardı. 2014 öncesi ABD’nin BOP Eşbaşkanı Türkiye’nin başındaydı. 2014-2015 Rusya düşmanlığı vardı. Rus uçağını düşüren bir Türkiye vardı. Şimdi ise Rusya ile silah arkadaşlığı var. İran, Irak ve Rusya’yla dostluk ve bazı alanlarda işbirliği var. 2014’de Barzanistan’a bekçilik yapan bir Türkiye vardı. Şimdi ise Suriye, İran, Irak ile birlikte Barzanistan’ı yıkan, Irak’ın bütünlüğünü sağlayan bir Türkiye var. Atlantik’e bağımlılık devam etmiyor. 2014’te yıkılan Silivri duvarları ile Türkiye’ye önüne kurulan duvarlar yıkıldı.”

CHP’YLE İTTİFAK


Perinçek, CHP ile ittifak konusunda sorulan bir soru üzerine, “CHP ile yapılan görüşmelerde ‘HDP ile ittifak kurmak konusunda bir araya gelmeyin’ dedik. Kendilerine yapılan görüşmede beş madde sunduk. ‘Bu maddeleri kabul eden HDP dışında tüm siyasi partilerle bir araya geliriz’ dedik. HDP ile bölücülük yapan PKK ile ilişki kuran hiçbir parti ile hiçbir şekilde bir araya gelmeyiz” ifadelerini kullandı.

Haber Kaynak: Sevim EROL - AYDINLIK GAZETESİ

Ajan krizi AB'ye sıçradı: Rus diplomatları sınır dışı ediyorlar

İngiltere ile Rusya arasındaki ajan suikastıyla başlayan diplomat krizi AB'ye de sıçradı. Almanya ve Fransa da Rus diplomatları sınır dışı ediyor

İngiltere, çifte Rus ajan Serrgey Skripal'in zehirlenmesine tepki olarak 23 Rus diplomatı sınır dışı etme kararı almıştı. Rusya, İngiltere'nin adımına aynı düzeyde karşılık verdi.

Ardından ABD Başkanı Donald Trump, ABD'deki 60 Rus diplomatın sınır dışı edileceğini ve Seattle'daki Rus Büyükelçiliği'nin kapatılacağını açıkladı.

Almanya ve Fransa da ülkelerinde bulunan 4 Rus diplomatın sınır dışı edileceğini açıkladı. Öte yandan, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, Avrupa Birliği'ne üye 14 ülkenin Rus diplomatları sınır dışı etme kararı aldığını duyurdu.

İngiltere Başbakanı May, yaptığı açıklamada Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile toplantılarının iptal edileceğini açıkladı.

RUSYA'DAN JET YANIT

Rusya ise yaptığı açıklamada en az 60 ABD'li diplomatı sınırdışı edeceklerini açıkladı.

Rus uzmandan ABD'ye tepki: Türkler onurlu ve şerefli bir millet!

Rus ulusal NTV televizyonu canlı yayın programında 2 ABD'li siyasi uzmanın, "Türkler dış politikada da pazarlık yapmayı sever" diye ifadeler kullanması üzerine Rus uzman Markov, "ABD'li uzmanlar ne yazık ki Türkiye hakkında hiç bir şey anlamıyorlar. Kesinlikle anlamıyorlar. Türkleri sokakta ticaret yapan insanlar olarak mı görüyorsunuz?! Türkler büyük bir millet! Türkiye zengin ve büyük tarihine sahip bir ülke. Türkler onurlu ve şerefli bir millet!" sert tepki verdi.

TÜRKİYE BİZİM AVRASYALI ORTAĞIMIZ

Markov, Washington'un bölgedeki politikaları nedeniyle Ankara'nın kendi ulusal güvenliği bakımından doğru adımlar attığını da sözlerine ekledi. Markov Rus-Türk ilişkilerinin önemini de vurgulayarak, "Türkiye ile çok ortak yönlerimiz var. Unutmayalım: Türkiye bizim Avrasyalı ortağımız." dedi.

BU MİLLETVEKİLİ AYRICALIĞINI HİÇ DE BEĞENMEDİM!...


Çalışkan ve yeteneğini geliştiren insanlar, her çağda ve her toplumda emeklerinin karşılığı olarak daha refah içerisinde yaşamışlardır. Bunun böyle olması eşitsizlik değil hakkın yerine gelmesidir. Asıl eşitsizlik tembel ile çalışkanın, yetenekli ile yeteneksizin eşitliğidir. Çağdaş devlet, tüm topluma aynı imkânları sunan devlettir. Çalışkanlar bu imkânlardan diğerlerine göre daha fazla yararlanırlar. Bu durum insanları daha fazla çalışmaya iterek kalkınmanın yolunu açar. Aksi durum tembelliği yaygınlaştırarak toplumu yoksulluğa ve geri kalmışlığa mahkûm eder.


Bir şeye bedelini ödemeden sahip olmak haksızlıktır. Böyle bir haksızlığı devlet idaresinde görev alanların yapması daha büyük haksızlıktır. Çünkü toplumda hakka dayalı eşitliği sağlamak yöneticilerin temel görevidir. Bu görevi yerine getirenlerin buna uymaması toplum açısından son derece kötü bir örnektir. Bu durum devlete ve adalete olan güveni azaltır. Bu nedenledir ki ATATÜRK, devletin toplum fertleri karşısında yansızlığını öngören Halkçılık ilkesini devletin temel ilkelerinden biri olarak kabul etmiştir. O, toplumda bir hakka dayanmayan ayrıcalıkları ortadan kaldırmak için mücadele etmiştir. Amaç kanunlar önünde eşit, sınıfsız, ayrıcalıksız saygın bir toplum yaratmaktır. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK’ün düşünce ve hareketindeki halkçılık anlayışını yansıtan güzel bir örnektir:

ATATÜRK, bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönüyor.
Yeşilköy İstasyonu’nun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyavere:

-Sorunuz, tren var mı? diye emir veriyor.

O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir. Hep birlikte otomobilden inip emrindekilerle birlikte trene biniyor.

Karar ani verildiği ve uygulandığı için, bu trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmiyor.

Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, ATATÜRK’ün bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. ATATÜRK hemen sesleniyor:

-Görevini yap!... (Emrindekileri göstererek) Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?

Emrindekiler cevap veriyor:

-Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!...

ATATÜRK hayretle:

-Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim, diyor. Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!...

‘FETÖ’ kazındıkça altından AKP çıkıyor

“Devletin genel politikası çerçevesinde yönetim kurulu kararı ve bağlı olunan bakanlığın uygun görüşü veya muvaffakatı ile alımların gerçekleştiğini” söylüyor İbrahim Şahin.
Ne için?
Yönetim kurulu başkanlığı yaptığı dönemde TRT’ye alınanların yüzde 84’ünün “FETÖ”cü olduğu ortaya çıktığı için.
Alican Uludağ’ın dün Cumhuriyet’te manşetten yayımlanan haberi ‘AKP-FETÖ’ ortaklığının en önemli delillerinden biridir.
Şahin, açıkça hükümeti ve TRT’nin bağlı olduğu dönemin başbakan yardımcılarını suçluyor: “Samanyolu grubundan gelenlerin FETÖ’cü olduğunubilmiyordum. Yayın politikaları hükümet, devlet, AK Parti yanlısı görüldüğünden bunların geçişine izin verildi.”
“Hükümet istedi biz de aldık” diyor açıkça.
Sadece TRT’de de değil cemaatin “kendilerine gösterilen olumlu yaklaşım ile” devletin hemen tüm kurumlarında kadrolaştıklarını anlatıyor.
Olumlu yaklaşımı gösteren kim? AKP...
Şahin, bu itirafları yapınca sonuç ne oluyor?
Dosya “takipsizlik” verilerek kapatılıyor. Dosya kapanıyor ama gerçekler kapanmıyor. Eski İstanbul Valisi ve eski Emniyet Müdürü ‘FETÖ’cü oldukları için tutuklanıyor. Eski Emniyet Müdürü Hüseyin ÇapkınMehmet Ağar’ın “kefilliğiyle” tahliye ediliyor, eski vali Hüseyin Avni Mutlu’nun tutukluluğu devam ediyor. Mahkemede tanık olarak ifade veren eski bir “itirafçı” emniyet müdürü ne diyor:
“İstanbul’da 120 emniyet müdürü vardı. Bunlardan 75-80’i cemaattendi. Türkiye genelinde ise bu oran rütbelilerde yüzde 70’in altına düşmez. Polismemurlarında ise yüzde 50’nin altında olacağını sanmıyorum.”
Mahkeme Başkanı Çapkın’a soruyor:

“Bu kadar çok FETÖ’cünün o dönem emniyette olmasını hiç fark etmediniz mi?”
Çapkın ne diyor:
“Bugünkü bilgilerin onda biri o gün bilinseydi, kesinlikle ifşa ederdik. Ancak o dönemde bunların FETÖ’cü oldukları bu şekliyle bilinmiyordu.”
Hükümetin atadığı vali ve emniyet müdürü “FETÖ”cü yapılanmayı biliyor anlayacağınız. Onlar yargılanıyor ama onları atayanlar ıslık çalmaya devam ediyor.
Adana’nın Ceyhan eski belediye başkanı da önceki gün “FETÖ”den tutuklandı. CHP’li filan değil AKP’li.
Usulsüzlük, eşini belediye başkan yardımcısı yaparak özel nüfuz kullanmak, imar uygulamalarında menfaate dayalı işler yapmak suçlamalarıyla AKP’den ihraç edilmişti Alemdar Öztürk. 15 Haziran’da da görevden alınmıştı.
Şimdi de üç belediye meclis üyesi, dört belediye çalışanı ve iki Ceyhan Ticaret Odası üyesiyle birlikte gözaltına alınıp “FETÖ’ye belediyeden kaynak aktardığı, finans sağladığı” gerekçesiyle tutuklandı. Şimdi anladınız mı “kökünü kazıyıncaya kadar” deyip durdukları cemaatle ortaklıklarının boyutunun ne olduğunu. Birini kazıyın altından diğeri çıkıyor. Mesele kimi hain ilan edip kimlerle aynı yolu yürüyeceklerine karar vermeleri. Yoksa “parselparsel satanları” da mahkeme karşısına çıkarmaları gerekmez miydi?
Sırf bu üç olay bile “FETÖ”nün devletin bütün kurumlarına nasıl “sızdığının” değil nasıl “yerleştirildiğinin” kanıtıdır. Ve bu iş öyle dosyaları kapatmakla ya da Yargıtay’ın “kaçınılmaz hata” demesiyle kapanmaz da, aklanmaz da.
Aradıkları suçlu için arada bir aynaya baksalar yeterli.



AYŞE YILDIRIM - Cumhuriyet com tr  - 21 Aralık 2017

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/890276/_FETO__kazindikca_altindan_AKP_cikiyor.html

Gözaltına alınan Sözcü gazetesi çalışanları tutuklandı

Gözaltına alınan Sözcü gazetesi çalışanlarından, İnternet Sitesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mediha Olgun ve İzmir muhabiri Gökmen Ulu tutuklandı.

Sözcü Gazetesi'nin imtiyaz sahibi Burak Akbay, İzmir muhabiri Gökmen Ulu, İnternet Sitesinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mediha Olgun, Mali İşler Müdürü Yonca Yücekaleli hakkında geçen cuma günü FETÖ kapsamında 'silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek' suçlamasıyla gözaltı kararı çıkmıştı

.Emniyetteki işlemlerinin ardından savcılığa sevk edilen Sözcü çalışanları savcılık ifadelerinin ardından tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Mahkeme ifadesini aldığı Mediha Olgun ve Gökmen Ulu hakkında tutuklama kararı verirken, Yonca Yücekaleli serbest bırakıldı.

 

Fransa Cumhurbaşkanını Seçti

Fransa yeni cumhurbaşkanı seçti, Fransa'da bugün ikinci turu gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, sandıktan yüzde 62.5 oyla Emmanuel Macron önde çıkarak yeni cumhurbaşkanı oldu.

Sonuçların açıklanmasından sonra ellerinde Fransa bayrağı ile Yürüyüş hareketinin renklerini taşıyan Macron taraftarları, kutlamaların yapılacağı Louvre Müzesi'nin önünde yer alan meydanı doldurdu.

FRANSA'DA AŞIRI SAĞ, TARİHİN EN YÜKSEK OY ORANINA ULAŞTI


İkinci turda Macron'un rakibi aşırı sağ Marine Le Pen'e verilen oylar ise yüzde 37.5'te kaldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden Le Pen'in aldığı oy oranı ise aşırı sağın elde ettiği en yüksek oy oldu.

TARİHİN EN DÜŞÜK İKİNCİ KATILIMI


Seçimlere katılım oranı yüzde 74´de kaldı. Bu oran 1969 yılındaki ikinci tur seçimlerinden sonraki en düşük katılımlı seçim olarak kayıtlara geçti. 2012 yılında ikinci tur seçimlerine katılım oranı yüzde 80 olarak gerçekleşmişti.



 

Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?"

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

([email protected])

 

Şaka Gibi Bademler

Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye?
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”

İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!

Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”

Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…

NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…

Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…

PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”

2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!

Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Referandum mu? Plebisit mi?!..

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!... Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!...
© Copyright 2019 Kemalistler | All Right Reserved